Basın sadece öne eğilmedi! El etek öper, ağlar ve ihale kapar

Arif Goriça info@neogazete.com

İttifaklar, Suriye, Brexit-İngiltere, yokuş aşağı giden Fenerbahçe… bir sürü gündem maddesi arasında sıkışıp kaldık gene.  Türkiye’nin ilk özel televizyon kanalı olan NTV’nin o zamanki en tepe yöneticisi Nuri Çolakoğlu Amerikalı misafirlerini ağırlarken önündeki listeyi gören konuklar bu ne? diye sorunca, izleyeceğimiz haberler demiş. Liste ne kadar uzun geldiyse adamlara herhalde bir buçuk iki aylık bir liste demişler. Cevap yoo bugünkü gündem maddelerimiz olmuş. Gerçi ABD Başkanı sayesinde gündem maddelerini çoğaltmıştır kendilerine göre sanırım.  Sözün kısası daha öncede böyledir ama 1996’dan beri benim net olarak içinde yaşadığım hızlı, yoğun gündem hayatımızda.

“Balık hafızalı bir toplumuz” tanısına katılıyorum ama aynı zamanda unutmanın büyük bir nimet olduğunun da hakkını verenlerdenim. Bu gündemi unutmadan yaşamak sanırım büyük kabus olurdu.

Aslında bir vicdan borcu, aynı zamanda fikrine güvendiğim kişilerin uyarısı ile ilk yazımda eleştirdiğim günümüzdeki basın serbestisi ile daha önceleri yaşanan durumu eski zamanlardan söz ederek karşılaştırma çabasıydı derdim.  Biraz onu deneyim bakalım…

Basın en azından benim bildiğim hiçbir dönemde tam bağımsız olmadı. Sahipleri basın dışında işler yaptığı sürece olmayacakta. Gerçi zamanında sadece basın kurumu sahibi patronlarda vardı Dinç Bilgin gibi, gerçi o da sonraları bankacılık, madencilik gibi işlere yöneldi. Fakat hakkını yemeyeyim NTV kurulduğunda sahibi Cavit Çağlardı. Kendisi Doğruyol Partisi milletvekili, bakanlık yaptı, Bursa’nın sayılı iş adamlarından biri. Onun döneminde çok yakını olduğu ve NTV kuruluş döneminde Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel’e yönelik özen dışında üyesi olduğu parti hakkında bile serbestçe haber yapıldı. Ama işte o bir tane bile olsa hassasiyet gerektiren konu vardı.

O dönemdeki siyasetçiler. Basın danışmanları istedikleri konuda soru sordururdu. Tansu Çiller’in talimatıyla basın danışmanı Mehmet Bican şimdilerde Ankara kulislerinin duayen gazetecisi olan bir abimize yazılı olarak soruyu verdi ve sayın Başbakan hah iyi ki sordunuz diye cevapladı. Ben bunun tüm aşamalarını çektim ve yanılmıyorsam Serdar Cebeydi muhabirim o da yaptı bu haberi.  Kanal D idi çalıştığımız kurum, yayınlandı sonuçta.

Şimdi bu nasıl işliyor? bırakın soru sordurmayı, olumsuz durumu haberleştirecek muhabir değil kuruluş kalmadı neredeyse. Var olanlarla zaten yetkililer bir arada bulundurulmuyor. Ya akredite olamıyor. Ya da yanına yanaşamıyor, soru hakkı da verilmiyor. En son Tarım Bakanını Fox Tv’ye yaklaşımı somut örnektir.

Eskiden basın organlarının her seviyesindeki kişilere bir anlam yüklenirdi. Kuruluş sahibinden yöneticisine, muhabirinden kameramanına, foto muhabirinden basın aracı sürücüsüne kadar bir ayrıcalık, koruma gösterilirdi genel çizginin dışında.

Mesut Yılmaz Başbakan, memurlar büyük bir eylem yapıyorlar, o zamanlar insanlar sokağa hak aramak için çıkabiliyorlardı. Kızılay meydanına çeşitli kollardan gelen memurlar büyük sayılarda çeşitli yollardan gelmiş ve sabahtan başlayan eylem ülkede büyük destek de görmüştü. Bilenler bilir Kızılay’dan Meclis’e doğru çıkan Atatürk bulvarı Ankara’nın can damarlarından biridir, kapalı olması günlük hayatı çok ciddi etkiler. Göstericiler işi oturma eylemine döktü, polis asfalta su boşaltarak karşı hamle geliştirdi. Böyle uzayıp giden eylem, havanın alacakaranlık olduğu saatlere geldi. Bizde bu arada NTV olarak sabahtan o saate kadar canlı yayındaydık. Bütün bu süreçte tüm haberlerin altında Kızılay görüntüsü görme isteği pek çok zaman olduğu gibi haber yönetiminin isteğiydi ama kamera benim omzumdaydı. Muhabirim saat başı veya olağandışı gelişme olunca canlı bağlanıyor, sonrasında bilgi toplamaya çalışıyordu. O zamanlar yeni yeni hayatımıza giren cep telefonları zorunlu idi bize, muhabirimin telefonu çaldı, yayına sesi girmesin diye benden uzaklaşırken tavrı ve telaşından önemli bir arama olduğunu anladım. Biraz uzun bir uzaklaşmanın ardından geldi. Başbakanın onu aradığını, gün boyu eyleme müdahale edilmediğini, ancak havanın kararması ile gurubun içine provakatörlerin girebileceği ve kontrolün zor olacağı göz önünde tutulursa iyi olacağını, bizim canlı yayınların dağılmayı geciktirdiğini, konunun kamuoyuna aksettiğini ve artık yayın yapılmazsa memnun olacağını iletmişti. Başbakan bizzat arayarak, hemde sahadaki muhabiri, nazik bir üslupla, gerekçelerini de sayarak  bir habere müdahale etmişti. O zamanlar öyleydi.

Yıllar geçti tek parti iktidarı uzun süredir görevde, basına farklı bir yaklaşım var. Ayrıcalık olumsuz yönlü artık. En son işten ayrıldığım dönemdeyiz.  Ankara büroda iki temsilci var biri idareye, diğeri haber bakıyor. Habere bakanın yanındayım, bir telefon geldi, tabi “efendim” üsluplu bir konuşma, ardından İstanbulla konuşma… ki bilgi oraya da gitmiş. Bir haber beğenilmemiş, bakanın basın bürosundan ikinci, üçüncü adam seviyesinde bir görevli, İstanbul’da genel yayın yönetmenini, Ankara da temsilciyi, beğenmedikleri haberin bir daha yayınlanmaması direktifi ile arıyor. Takip ettim o haber bir daha kullanılmadı. Şimdi böyle…

Basın yasama-yürütme-yargı yanında dördüncü kuvvet diye tanımlandı çok uzun süre. Basının görevi bir dışgöz olarak dünyaya bakmak, eksik, gedik, yanlış gördüğünü kamuoyu ile paylaşarak doğruya varılması, yanlıştan dönülmesini sağlamaktı. Şimdilerde basın, egemen gücün onaylayıcısı, iktidardan her şeyin doğru sayılması, uygulamalara karşı çıkanların terörist sayılması görevini aldı büyük bir orandaki sayı ile. Bence gene dört kuvvet var ama hepsi aynı yönde hareket ediyor.